12 Mayıs 2011 Perşembe

İYİ CÜCELER

Bizim çok sevdiğimiz İyi Cüceler yeni yerinde hizmette, hem de taptaze bir blogla.
İyi kitaplar, baş ağrıtmayan oyuncaklar, etkinlikler ve ağaç evi için:

9 Şubat 2011 Çarşamba

BORULARDAKİ AYI





"Uzun yaz günlerinin gecelerinde
yıldızların suyu öptüğü sarnıçta yüzerim;
yüzümü yıkar, temizlerim
önce bir pençemle, sonra ötekiyle,
sonra da her ikisiyle
ve işte o zaman, değmeyin keyfime!"

Çocuğa tatlı, tuhaf bir Latin Amerika şiiri okumak ister misiniz? Kara-kızıl bir güneşin yer yer aydınlatıp yer yer kendini ustalıkla sakınarak gölgelendirdiği canlı İspanya renkleri eşliğinde.





Borulardaki Ayı, başı sonu olmayan, bir hayattan bir kesit veren bu şiir-masal, beni hiçbir yaş diliminde yalnız bırakmamış sadık, efsanevi yazarım, sevmelere doyamadığım Julio Cortázar'ın. Onu bilene anlatmak çok faydasız biliyorum ama adını ilk kez duyanlar için birkaç lakırdı etmek gerekir belki. Siyasi kavgası ve insan hakları arayışı asla bitmeyen Cortázar, politik baskılar nedeniyle ülkesinden sürülüp Paris'e yerleşmiş Arjantinli bir yazar. Borulardaki ayı gibi tıpkı, kendi doğal ortamının da, yeni yaşam alanının da dışında, kenarında kalmış ya da öyle hissetmiş biri. Ne var ki başyapıtlarının çoğunu kaleme aldığı Paris'te, Cortázar düz toplumsal gerçekçiliğin kavruk kuyusunda sıkışıp kalmamıştır asla. Edebiyattaki deneysel arayışları, fantastik, gerçeküstü ama taş gibi sağlam bir kurguyla buluşan ehil, hülyalı kalemi koca bir Latin Amerika yazar kuşağını derinden etkilemiştir. Márquez'in, 1984'te ölen Cortázar'la ilgili şöyle bir lakırdısını hatırlıyorum, hayal meyal, "Maradona, Messi ve benimle birlikte en büyük Latin Amerika efsanelerinden biri." Maradona'nın futbolu kadar kıvrak, oyunbaz ve ateşlidir sahiden de kalemi.

Cortázar'ın kimi kısa öykülerinin çocuklar için ne kadar uygun olacağı aklımdan geçmişti hep. Türkçeye (bence haklı sebeplerle) Borulardaki Ayı diye çevrilen El Discurso del oso'yu, 1950'lerde ressam ve şair dostu Eduardo Jonquières'in çocuklarına anlatırmış nitekim. Doğrudan çocuklara yönelik kurduğu bu masalı meşhur öykü derlemesi Historias de Cronopios y de famas'ta yayınlanıyor sağken. Ve ölümünden yıllar yıllar sonra, bu küçük metni çocuk kitabı formatında ve resimleterek, yanılmıyorsam ilk kez, çocuk edebiyatı ve illüstrasyon konusunda Ruslarla birlikte üstün ırk sayılabilecek İspanyollar basıyor.

Borulardaki Ayı bir binanın borularında gezinen, gezinirken kürküyle bir yandan boruları temizleyen, bir yandan da apartman sakinlerinin olağan, gündelik, "içerideki" yaşamını gözlemleyen, "dışarlıklı", koca yürekli, sevecen, bilge, iç huzura ermiş yalnız bir ayının masalı. Kendi münzevi dünyasında memnun mesut yaşayıp giden, apartmandakilerin kendisinden daha yalnız ve biçare olduğunu görünce üzülen ve onlara iyilik etmeye çalışan, sözde toplum dışı bir yaratığın masalı. Koca ayının dünyası, gündeliğin içindeki o tuhaf dünya. Yaşamın olağan insanlar için gidişatı içerisinde fark edilmeyen, uzak durulan kuytu köşelerde kendi varoluşunu dengelemiş bir ayının kurduğu sözde sınırlı bir kainat. Bir simge olarak ayı, bana öcü diye etiketlenip yurdundan sürülmüş Cortázar'ı anımsattı biraz, apartman mutsuzları ya da insanları da çilekeş Arjantin'i.


Ama çocuklar için, evet, nüfuz edilmesi biraz güç olabilecek bu simgesel arka planın ön kısmında, öyle olağan, öyle zorlamasız ve kendiliğinden akan bir dil ve masalsı bir hava var ki, farklı okumalara da pekala açık. Yayıncı, "okul öncesi" ibaresi düşmüş arka kapağa. Bu kitabı yaş gruplarına tavsiye etmek ve sınıflandırmak çok zor gerçekten de. Çizer Urberuaga'nın capcanlı Akdeniz renkleriyle, kıpkırmızı bir ayının fantastik macerası olarak 0-3 yaş grubuna, yorumları biraz daha çeşitlendirerek 3-6 yaş grubuna, hatta pekala okul çocuklarına ve daha da büyük sıpalara farklı yaklaşımlar ve estetik kaygılarla okunup okutulabilir. Ama en önemlisi, kitap uzun vadede çocuğa şunları hissettirebilir (öğretebilir demek istemiyorum):

. Senin yaşadığın dünyadan farklı bir dünya, başka dünyalar da var.
. Senin gördüğün yerden görülmeyen şeyler de var. Biraz şu tarafa kay. 
. Senin uzaktan bakıp çok korkunç diyebileceğin yerlerde, çok büyük eğlenceler ve zenginlikler barınıyor olabilir.
. Baksana saçmalık bazen ne kadar güzel, ne kadar anlamlı ve ne kadar doyurucu.
. Garip denen kişiler, acayip denen yaratıklar sürprizlerle dolu olabilirler. Ve o kadar yumuşak, o kadar bilge, o kadar sevecen olabilirler ki şaşarsın.
. Sıkıntılı, buhranlı, kasvetli zannettiğin bir alanda şahane bir yaşam kurulabilir. Hepsi senin elinde, daha doğrusu içinde.
. Uzaklardan sana bakan biri de seni acayip, sıradışı ve sırf bu nedenlerle ürkütücü bulabilir? Ama sen kendine ürkütücü geliyor musun ki?
. Sürpriz beklemekten vazgeçme, musluğu açtığında bir sabah, için kararmışken, koca bir ayı seni okşayabilir ve sen fark etmeden gününü aydınlatabilir.
. Yalnızlık bazen iyidir, kendi kendine oynamak, oyunlar yaratmak, kimse sana ilişmeden, curcunadan uzakta, ne iyi gider.
. Hayatta kuytu köşelere bakmayı hiç unutma; "marjinal", bizdeki anlamıyla çok uyuz, çok uzaklaştırıcı bi laf.

Öte yandan, çocukların algısı zaten böyle bir kainat fikri içermiyor mu? O vakit Borulardaki Ayı'yı önce kendimiz için okumalıyız belki.


Kitabı resimleyen Emilio Urberuaga hakkında da söylenecek çok şey var aslında. 1954 Madrid doğumlu Urberuaga, dünyaca ünlü, yaklaşık on dört dile, ve ne iyi ki Türkçeye de çevrilmiş (üstelik sevgili arkadaşım Pınar Savaş'ın titiz çalışmasıyla, bu da büyük şans), Elvira Lindo'nun meşhur çocuk kitapları dizisi Manolito'nun çizeri olarak tanınıyor en çok. Kendisi de çocuk kitapları yazıyor ama en çok çiziyor. Alphonso Cuarón'un sinemadaki yeşili vardır hani, Urberuaga'nın da çizimlerini yaptığı her kitapta vazgeçemediği, alamet-i farikası olmuş bir yeşil-kırmızı-mavi  aralığı var. İyi bir çizer için, işte bu onun deseni, diyebilmek tek başına yeterli olmayabilir. Aynı renk skalasını resimlediği kitaplardaki farklı ışıklar, farklı ruh halleri için öyle ustalıkla ve aynı kalarak kullanıyor ki, marifeti de burada. Kıpkırmızı bir ayı düşünmüş Cortázar için ve Borulardaki Ayı'nın sonuna şöyle bir ithaf düşmüş ki, ayrıca dokunaklı:

"... ve adını sayamadığım tüm Arjantinlilere, tüm Cortázar okurlarına."

Aşağıya Borulardaki Ayı'nın alındığı öykü seçkisinden bir kısa Cortázar metni de ben çevirip koydum. Engel olamadım kendime. Bu da bir çocuğa hitaben yazılmış gibi geldi. Biterken de, Urberuaga'nın harika çizimlerini derlediğim bir video var, arka plana yine İspanyol ateşi çaktım, Hable con Ella'nın soundtrack'inden. En sonda da Borulardaki Ayı'nın İspanyolcası, yazarın kendi sesinden (copyright falan hak getire yani). İyi okumalar, iyi seyirler, unutmadan Hayy Kitap'a ve çevirmen Saliha Nilüfer'e çok çok teşekkürler.


“İyi düşün: Sana bir saat armağan edildiğinde, çiçeğe durmuş küçük bir cehennem verilir aslında, güllerden bir zincir, yellerden bir muhafız. Sana armağan edilen saat değildir yalnızca, mutlu yıllar, umarız işine yarar, çok iyi marka, İsviçre yapımı, hem taşlı, hem zemberekli; yalnızca koluna takıp yanında dolaştıracağın şu minicik  ağaçkakan değildir sana verilen. Sana armağan edilen –farkında olmazlar, en berbatı da bu ya zaten, bunun farkına bile varmazlar–, senin narin ve geçici yeni bir parçandır, sen olan ama senin vücudundan olmayan, bileğine tutunmuş küçük, sefil bir kol gibi kayışından bedenine bağlaman gereken bir parçan. Onu her gün kurma mecburiyeti armağan edilir sana, bir saat olmayı sürdürebilmesi için onu kurma zorunluluğudur armağan edilen; saatçi vitrinlerinde, radyo anonslarında, her gong sesinde saatini kontrol etme takıntısı armağan edilir sana. Onu kaybetme korkusu armağan edilir, çaldırma korkusu, düşürüp kırma korkusu. Saatin markası armağan edilir, diğerlerinden daha iyi bir marka olduğunun garantisi, saatini başka saatlerle karşılaştırma dürtüsü armağan edilir. Armağan edilen saat değil, saate armağan edilen sensin, doğumgünü için.”




26 Ocak 2011 Çarşamba

CARL'A

2008 yazı. Oğlanı uyuttuktan sonra uzun akşam yürüyüşlerine çıkıyorum New York'ta, "Walk on the wild side" kulaklarımda, elimde o vakitler çok boktan saydığım ama şimdi kaybedince çok özlediğim eski bi makine, sağda solda biraz fotoğraf çekiyorum, bir kadeh bir şey içip bazen, nihai durak olarak kendimi Broadway'le Batı 82. sokağın kesişimindeki Barne's&Noble'a atıyorum. Burası belki bizim mahalle kitapçısı olduğu için, belki megastore havasında olmadığı için ve en eskilerden biri olduğu için belki, B&N zincirinin en sevdiğim şubesi. O dönemde gece yarısına kadar açık dükkan, hatta Cumartesi günleri yarıma kadar (ama kitapları aynı gün kapınıza getiren internet satışları bu büyük müesseseleri de etkilemiş olmalı ki, 2010 yazında akşam 10 oldu mu kapatıyorlardı). Çocuk kitaplarının bulunduğu kat gündüzleri cıvıltılı, şen şakrak. Bazen ilkokullar geliyor, ya da anneler evde sıkılmış minik çocuklarını getiriyor, bazen daha irice okul kaçkınlarına rastlanıyor. Herkes istediği kitabı alıp okuyor, bitirene kadar da gitmiyor. Akşamları ama, çocuk bölümünün içi boşalmış gibi, bu ıssızlık hissi ne hikmetse hafif dertlendiriyor insanı, oğlanı özletiyor. Ama kat görevlilerinin sizinle ilgilenmesini, bol vakit ayırmasını istiyorsanız, seçenekleri tek başınıza doya doya incelemek niyetindeyseniz en uygun vakitler bunlar.

İşte böyle bir akşamda, oğlum on beş aylık, uzunca bir süre oyalanabileceği bir şey bakıyorum, dediğimde, reyon görevlisi (işinin ehli teyzeler ve amcalar hepsi) bana neredeyse yirmi dakikasını ayırıp çeşit çeşit kitap tanıttı, siz bunları inceleyin, bir şey daha getireceğim, diyerek gitti ve Alexandra Day'in Good Dog, Carl'ı ile geri döndü. Bu köpekle tanışmış mıydı oğlunuz? Yooo. O zaman hemen tanıştırın, bayılacak.

Carl kitaplarına baktım ve neredeyse embesillik edip almayacaktım. Resimleri amatör yağlıboya tabloları andırıyor diye. 12,5 x 14, 5 cm., kareye yakın formatta, sayfaları sıvama karton, neredeyse hiç metnin olmadığı, bence 1- maksimum 2,5 yaş aralığına uygun resimli kitaplar bunlar. Baş oyuncu evin sadık köpeği ve yarı zamanlı babysitter'ı dev rottweiler Carl elbette, annenin kısa işleri olduğunda (hızlı alışveriş, parkta çay saati vs.) diğer baş oyuncu Madeleine'e bakıcılık yapıyor. Ama ne bakıcılık! Carl korumacı ama sınır zorlayan bir köpek, annenin dengeler bozulacak korkusuyla belli ki izin vermeyeceği her türlü macerayı yaşatıyor bebeğe. Yatakta delice zıplanıyor, mutfak birbirine katılıyor ama Carl toparlamayı da beceriyor hemen, akvaryuma dalınıp yüzülüyor ama Carl bebeği kurulamayı da unutmuyor, alışveriş merkezinin petshop'undaki hayvanlar serbest bırakılıyor, oyun grubu azgın bir coşkuya salınıyor, parkta balonlarla uçuluyor, sularla haşır neşir olunuyor vs.

Dev, kara bir köpeğin ne kadar sevecen ve insan canlısı olabileceğini bir bebekle yaşarken marifetlerini sergileyerek gösteriyor Carl; okuyucu bebeler de kendilerini küçük kızın yerine koyup rutinlerini hayranlıkla, hayal aleminde, ağzı açık izleyebiliyorlar. Madeleine, serinin ilk kitaplarında çok bebek ve daha cinsiyetsiz resmedilmiş; dizi ilerledikçe, kitaplar çoğaldıkça o da büyüyor ve bir kız çocuğu olduğunu anlıyoruz. Alexandra Day, yarı çocuk, yarı bebeklere çok uygun "basit kurgu-dozunda ayrıntı" denklemini iyi tutturmuş, bir de tabii onlara hala olası gelen sahnelerdeki o tatlı absürdlük kıvamını. Nesneleri belki işlevlerini az çok bilerek seçmeyi öğrendikleri bir dönemde, Carl ufaklıklara evde, algılarının veri bombardımanına tutulduğu alışveriş merkezlerinde, parklarda, hayvanat bahçelerinde, başka çocuklar arasında rehberlik ediyor. Üstelik gelişecek hayal güçlerine ket vurmadan. Bir de tabii, sözünü ettiğim yaş grubu, resimlere bakıp hikayenin genelini kurgulayamayacakları bir evrede, her biri kendi içinde çekici kısa sekanslardan (banyo sahnesi, yemek sahnesi, salıncak sahnesi vs.) zevk alabiliyor. Genel anlatım ve hikayeyi bezeme işi de ebeveyne düşüyor haliyle, Carl kitapları neredeyse birkaç sözcükten ve bolca resimden ibaret çünkü.

Burada bir diyeceğim de, çocukların hayatın içinde öğrenmesine taraftar olduğum bazı temel kavramların ya da nesnelerin kitapları basılıyor hani. İlk sözlüğüm, zıtlıklar, renkler vs. Yararsız değillerdir belki, yine de bu bilgilerin kuru kuruya, hikayesi olmayan kitaplardan depolanması çok fena tersime gidiyor. Böyle kitapları hiç almadım, dünya ne güne duruyor ki, diye; ama böylesi ayrımları kaktırmak değil de, işaret etmek için bu tür resimli ve hikayeli kitaplardan yararlanılabileceği kanaatindeyim. "Bak bu kırmızı, nerdeymiş kırmızı?" ya da "Hangisi büyük, göster yavrum," gibi bilmiş, itici, saçma sapan, yukarıdan cümleler kurmak yerine, "Carl'ın şapkasına bak, kıpkırmızı, Madeleine maviyi seçmiş ," ya da "Carl ne kocaman kaldı ötekilerin yanında," demek daha keyif verici olabilir, söyleyen için de, dinleyen için de. Resimlerde ara-bul oyunu için de bolca malzemesi var Carl kitaplarının. Alexandra Day'in resimlerinde ilk bakışta hoşuma gitmeyen ve sıcak fonlar önünde fazla patlayan çiğ renklerin, tasvirlerde biraz fazla vurgulanmış ya da eksik bırakılmış ayrıntıların bir nedeni olabileceğine neden sonra aydım ben de. Özetle, bu dizinin sunduğu interaktif süreç ebeveyn tarafından zenginleştirildikçe zenginleştirilebiliyor.

Day, ilk Carl macerası Good Dog, Carl'ı aile yayınevinden çıkarmış, bu ilk kitabı Carl Goes Shopping ve Carl's Christmas izlemiş. Kitaplar 1 milyon baskıya ulaşınca, küçük yayınevi talebi karşılayamamış olmalı ki artık Farrar, Straus & Giroux basıyor. 1990'da Carl's Christmas, New York Times'ın çoksatar listesinde dördüncü sıraya yükseliyor. Carl's Afternoon in the Park 400 bin kopyayla satışa çıkıyor. Ve sonrasında yaklaşık iki milyon Carl kitabı piyasaya yayılıyor. Columbia Pictures'ın Carl's Big Adventure adlı bir filmi programına aldığını da duydum.


FSG, Carl'ı albüm boyutunda da bastı
FSG, Carl'ı büyük boy da bastı


Carl kitaplarına burada rastlamadım, Türkçede de yok, bir yayıncı kulu alsa da şöyle güzel albümler halinde bassa, diyorum. Çok oyalıyor ufaklıkları çünkü, ebeveynlere de modern klasik olmuş kendi eski dünyalarını anımsatıyor. Boyut itibarıyla da çantaya atıp her yere taşıma olanağı sunuyor. Ne iyi olur. Ama olur da basılmazsa, Remzi kitabevlerine ısmarlanıp getirtilebilir belki, ayrıca Kadıköy'deki Greenhouse kitabevinde (ki burası gerçek bir çocuk kitapları membaı ve ayrıca yazacağım) tek bir Carl kitabına rastlamıştım ama satıldı ve gerisi gelmedi.


Ne iyi etmişim de görevliyi dinlemişim o gün. Bizim için sadık, kolay kolay unutulmayacak bir bebeklik dostu oldu bu köpek.  Dev rottweiler'ın maceralarını 96. sokaktaki evimizin apartman boşluğuna bakan arka penceresi önünde (yağmurlu günlerde evde sıkılıp dellenmemizi engelledi), Central Park'ın köşe bucağında yaptığımız pikniklerde (kaçmasını engelledi), metro vagonlarında (bunalıp avaz avaz ağlamasını engelledi), mama iskemlelerinde (yemeği yarıda bırakmasını engelledi) durmaksızın, hep başa dönerek okuduğumuzu hatırlıyorum şimdi, biraz iç burkan bir özlemle. Carl'ların pek yüzüne bakmıyoruz artık, kütüphanemizin hatırat köşesine kaldırdık. Ama hiç unutmuyoruz da. Nerede bir rotttweiler görsek, "Anne bak bak, Carl geliyor!" yapardık. Şimdilerde hala... ama farklı bir ifadeyle, "Anne bak bak, Carl'a çok benzeyen bir köpek geliyor."











18 Ocak 2011 Salı

NEDEN Mİ?

Efendim, lafı uzatmamaya gayret edeceğim bu kez, ama belli olmaz. Bir anda peydahlandı bu blog. Oğlumun Sakallı Meğmet'i, eşim beyefendi ve bendeniz, bir akşamüzeri çocuk kitapları ve yayıncılığı konusunda mangalda kül bırakmıyoruz. Bu alanda kitap yazmış, kitap resimlemiş, kitap hazırlamış ya da kitap çevirmiş üç kişi, "çocuk edebiyatı"na özel alaka besleyip bir de yıllardır yayın camiasında işçi arı dirayetiyle dirsek çürütmüşlerse, şikayet de, serzeniş de, belki biraz kibirle gelen hoşgörüsüzlük de alıp başını gidiyor. Kimi okul öncesi kitaplarının (yerli, yabancı) yalınlıktan öte uydurukluk sınırında dolaşan çizimleriydi veyahut yaş aralıklarının belirsizliği ve keyfekederliğiydi, olmadı çevirilerin moronluğuydu atıp tutarken (küller uçuşurken diyelim), bir yerde Mehmet dedi ki, çocuk kitapları için Alman bir uzman, "tüketicisinin alım gücünün sıfır olduğu tek pazar" demişti. Hazin mi hazin. Çok bildik görünse de ebeveynlerin farklı beklentileri çerçevesinde belki fark edemeyecekleri sarih bir noktaya işaret ediyor. Çocukların kendi isteklerini dayatamadıkları çok uzun bir dönem olduğu gibi, çocuğun istekleri arasından ebeveynin seçim yaptığı ya da ebeveynin tercihleri doğrultusunda (burada tabii tv ve bilgisayar da işin içine giriyor) çocuğun yönelimlerinin de değiştiği, değişeceği aşikar. Onlar masum, biz değiliz.

Oğluma daha doğmadan inşa etmeye başladığım kütüphanenin demokratikliği geldi aklıma, dört senedir çocuk kitabı seçip duruyorum, çoğu zaman onun adına karar verip önüne döküyorum kitapları. Ne kadar sıcak, ne kadar yalın ama sağlam çizgileri var düşüncesiyle karşısına koyduğum bir kitaba bakarken, daha birinci sayfada basit bir figürden dehşete düşüp ağladığı olmuştur. İllüstrasyonları ve metni berbat masal kitaplarını, sırf o seçti diye eve soktuktan sonra, unutmasını fırsat bilip ortadan kaldırıverdiğim çok olmuştur. Ya da onun bizi ebelediği haller yaşanmıştır; bir gün postadan, çok uzaklardan gönderilmiş bir kitap çıkıvermişti örneğin, Bessie Smith and the Night Riders (bilahare yazarım). Ünlü Blues şarkıcısının küçük bir kızla birlikte Ku Klux Klan'a karşı kahramanca mücadelesi anlatılır, kocaman görsellerle. Oğlum bu kitaba o kadar ilgi gösterdi ki, günlerce, hatta aralıklarla aylarca okuduk. Ayrımcılığın ne berbat, ne sakil bir şey olduğunu öğreniyor, kadınların ne kadar güçlü olabileceğini öğreniyor, ne müthiş, hülyalarına dalmışken biz, geçen gün bir arkadaşımıza bu kitapta en sevdiği şeyin KKK figürleri olduğunu ifşa etmiş. Bir çocuğun gözünde güç, en ham ve ilkel haliyle güç olabilir ya da bu figürleri metruk şatolarda dolaşan hayaletlere benzetmiş olabilir vb.


O akşamüzeri laf uzayıp giderken, çocuk edebiyatı hususunda demokratikliği her zaman tartışılabilecek kendi seçimlerimizi de gözden geçirdik, kendi işlerimizi de, olası mahsullerimizi de. Sonra bana dediler ki, yaz işte, madem ağzın dolu bu kadar. Ben de oturup bu blogu açtım. Çocuk kitaplarını anlatmak için, oğlumla okuduklarımızı, benim çocukluğumdan beri dönüp dönüp okuyageldiklerimi, aman benden uzak olsun dediklerimi, bir elime geçse de çevirsem dediklerimi, yazar biyografilerini, bana göre en şahane çizerleri ve bu literatürü kuşatabilecek tüm verileri kaydetmek için.

Ha bir de ve en  önemlisi, "kitap bizim dostumuzdur" mantrasıyla büyüdük ya biz, dostun da iyisi var, kötüsü var, bunu da öğrendik büyürken. Büyürken ve büyütürken, çocuk kitaplarının iyisiyle kötüsünü kendimizce ayırt etmeye çalışırken, belki iyi kitapların kötü, kötü kitapların iyi yanlarını keşfederken başımıza gelenleri aktarmak için. Ve eşitlikçi seçimlerin de olabileceğini yazarak görmek için belki.

Hayırlara vesile.